Blog

Reunion of Orthodox churches in Istanbul despite Putin, greets Erdoğan

A dinner given by Ukraine President Petro Poroshenko tonight on Jan 5 in honor of Patriarch Bartholomew in Istanbul may have repercussions in regional politics. Another guest of honor of the dinner at Conrad Hotel in Istanbul is Metropolit Ephifanios of Kiev whose independence (autocephaly) from the Moscow church was approved earlier in the day by Bartolomew. That was something that Russian President Vladimir Putin has been trying to stop for years. Putin considers the church as a part of his influence in East Europe since autocephaly of Kiev as approved by Bartholomew could trigger autonomy demands of Orthodox churches of Monte-Negro and Macedonia.. On Jan 6, Istanbul and Kiev churches will have a communion together after centuries; Ukraine became 15th independent Orthodox church which is approved by Fener Patriarchate in Istanbul as acknowledge as Ecumenical by them.

In his opening speech, Poroshenko said that the independence of the Ukraine church will endorse the struggle for political sovereignty and territorial integrity of his country. Saluting Turkish President Tayyip Erdoğan with whom he had talks earlier in the day, Poroshenko said he was particularly pleased with the support given to the independence of church by the people of Crimea, partly of Turkic origin which was annexed by Russia.

Turkey as a NATO member, stands by Ukraine against Russia but in cooperation with Russia in Syria war. The Greek Orthodox meeting in Istanbul took place at a time when the U.S. President Donald Trump decided to withdraw troops from East of Syria, as a move to take Turkish steam off and offered to sell Patriots to counter Turkish decision to buy S-400 air defense system from Russia.That is why the Orthodox reunion in Istanbul May have political repercussions in the East Europe and the Middle East in coming months which have to be watched carefully.

  • The photo below shows (from right to left, Ukraine President Petro Poroshenko, Patriarch Bartholomew of Fener in Istanbul and Mepropolit Ephianios of Kiev in the Istanbul dinner on Jan 5, 2019.

Ortodoks Kilisesinden İstanbul’da Erdoğan’a selam, Putin’e nispet

İstanbul bu akşam, 5 Ocak akşamı din ve siyaset kesişmesinin uluslararası siyaset açısından yankılar yaratabilecek bir toplantıya sahne oldu,

Ukrayna Cumhurbaşkanı Petro Poroşenko, Fener Rum Patriği Bartolomeo şerefine bir akşam yemeği veriyor; hayır Kiev’de değil İstanbul’da. Yemeğin şeref konuklarından birisi de yüzlerce yıldan sonra bu gün öğle saatlerinde Patrik Bartolomeo’nun imzasıyla “otosefal”, yani bağımsız statü kazanan Ukrayna Ortodoks Kilisesinin Metropoliti Epifanios. Yarın yüzyıllar ardından İstanbul ve Kiev ortodoks kiliseleri Fener Rum Patrikhanesinde ortak ayin yapacak. Kiev, Fener’in onayıyla, onu Ekümenik sayarak bağımsızlaşan 15’inci kilise oldu.

Poroşenko az önce yaptığı konuşmada, sabah saatlerinde görüştüğü Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a teşekkür etti, kilise bağımsızlığının ülkesinin egemenlik ve toprak bütünlüğü müdahelesini güçlendireceğini söyledi ve ayrıca kendisine destek olan Rusya işgali altındaki Kırım halkına da selam gönderdi.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Kiev kilisesinin Moskova kilisesinden bağımsız hale gelmesine karşıydı, hatta bu konuda hem Erdoğan, hem Bartolomeo ile görüşmüştü. Ukrayna kilisesinin Moskova’dan bağımsızlığının, Balkanlar’da Makedonya ve Karadağ kiliselerinin de Moskova ekseninden çıkmasına yol açabileceği yorumları yapılıyor. Putin kilise gücünü bölgesel siyasetinin önemli bir parçası halinde görüyor.

Türkiye, NATO üyesi olarak Rusya’nın Ukrayna siyasetine karşı. Öte yandan Türkiye ve Rusya Suriye’de işbirliği içinde. Ancak ABD Başkanı Donald Trump da Fırat’ın Doğusundan çekilme ve Rus S-400’lerine karşı Patriot önerme kararıyla bölgedeki dengeler yeniden değişmeye başladı.

İstanbul’da Putin’e nispet Ortodoks buluşması bu bakımdan önümüzdeki süreçte dikkatle izlenmesi gereken gelişmelere yol açmaya aday.

Aşağıdaki fotoğrafta, sağdan sola, Ukrayna Cumhurbaşkanı Petro Poroşenko, Fener Patriği Bartolomeo ve Kiev Patriği Epifanios 5 Ocak akşamı İstanbul’da verilen yemek öncesi konuşmaları dinlerken görülüyor.

Suriye’de yeni sayfa, yeni riskler, yeni fırsatlar

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, “YPG’yi geri çekin, yoksa geliyoruz” derken ABD Başkanı Donald Trump “Gelin o zaman, biz çekiliyoruz” diye Erdoğan’ı da, başka herkesi de ters köşeye yatırdı: Bu kadarını kimse beklemiyordu. Bu kararla Suriye iç savaşında da, bölgesel dengelerin yeniden şekillenmesi çekişmesinde de yeni bir sayfa açıldı, dolayısıyla ortaya yeni riskler ve yeni fırsatlar çıktı.
Riskler arasında artık adı PKK olmayacak bir PKK-light kurulması ve cephenin genişlemesi, ya da Türkiye’de terör eylemlerinin artması gibi ekonomik gidişten can güvenliğine dek hepimizin hayatını etkileyecek riskleri de fırsatları da daha iyi anlamamız için, buyurun biraz daha yakından bakalım.
Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın 24 Aralık Bakanlar Kurulu toplantısı ardından 8 Ocak’ta Vaşington’da Türk ve Amerikan heyetleri arasında önemli bir toplantı yapılacağını ilan etti; bir süredir konuşuluyordu, resmileşmiş oldu. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da bu toplantıda “Çekilme sürecini ABD ile birlikte koordine edeceğiz” dedi. Diğer yanda Trump’tan gelen “IŞİD yenildi, gerisini Türkiye halleder, zaten komşu” açıklamaları var; Ankara ve Vaşington açıklamaları arasında uzun zamandan sonra belli bir tutarlılık bulunuyor.
Ama Türkiye bugün “komşu” olmadı ki? Türkiye, (o zaman Barack Obama yönetimindeki) ABD, 2014’te IŞİD Kobani’ye saldırdığında tercihini NATO müttefiki ile işbirliğinden yana değil, PKK’nin Suriye yapılanmasından yana kullandığında da komşuydu. (PKK ile diyalog yoluyla çözüm arayışında en büyük kırılma olmuştur Kobani: başka bir yazıda ayrıntılarına gireriz.) Peki, daha önce Obama “Kimyasal silah kırmızı çizgimizdir” lafını inkâr edip Rusya’yı Suriye’ye adeta davet ettiğinde de komşu değil miydi? Obama’nın Savunma Bakanı Ashton Carter, işbirliği için bütçe istediği Cumhuriyetçi Kongre üyelerinin “YPG’nin terörist saydığımız PKK ile organik bağını biliyor musunuz?” sorusuna “evet” yanıtı verdiğinde de komşuydu. Yenilerde, ABD Özel Kuvvetler Komutanı Raymond Thomas “YPG’nin PKK ile bağı var diye isim değiştirin dedik, bir günde Suriye Demokratik Güçleri dediler, bir de “demokratik’ eklemişler” diye izleyenleri kahkahaya boğduğunda da komşuydu Türkiye. Ve o zaman da NATO müttefiki ABD’nin sınırlarına komşu bir alanda PKK kontrolündeki 30 bin militanı son model silahlarla donatıp, NATO standardında düzenli ordu eğitimi vermesini endişeyle izliyordu.
Madalyonun diğer yüzüne de bakalım mı? Pek çok soru var bu tarafta da.
Türkiye neden daha ilk başta, 2011 başında, ABD ve Batı koalisyonunun Suriye’ye Libya türü müdahalesine karşı çıktı? O zaman “kardeşimiz” olan Beşar Esad’ı Müslüman Kardeşlerin kazanacağı bir seçime ikna edebileceği hayaliyle karşı çıkılan müdahale treni, Esad’ın red cevabıyla kaçırılmıştı. Sonra Suriye ile sınırları açık tutup, her Sünni direnişçiyi Kardeş sanarak El Kaide ve IŞİD’çilerin sınırlarımızı kevgire çevirmesine göz yumulması sürecine ne diyeceğiz? Türkiye IŞİD gerçeğini çok geç kavradı; herkes geç kavradı ama arada 910 kilometre “komşuluğu” olan sadece bizdik. Obama YPG’yi Türkiye’ye tercih ederken hata yaptı ama Türkiye o noktada IŞİD’le gerçekten etkin mücadele edecek irade ve imkâna sahip miydi? Eğri oturup doğru konuşmak gerekirse, ABD kendi elini hiç kirletmeden, IŞİD ile en etkin mücadele edip, kendi çıkarları da onu bitirmeyi gerektiren etkili bir lejyon gücü buldu PKK’da; ABD’nin PKK’yı IŞİD’e karşı kullanması, Türkiye’nin canını kendi güvenliği bakımından çok sıksa da, sonuç verdi. Türkiye’nin IŞİD gerçeğine tam olarak uyanması Musul konsolosluk baskınından sonra bile değil, 2015 Ankara bombalaması ve 2016 Reina saldırısıyla oldu. Genelkurmay Başkanı, şimdi Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın bastırmasıyla sınıra duvar örülmeye başlanması dönüm noktası sayılabilir, öncesi sarih değildir.
Geldiğimiz noktada, bir yandan Erdoğan’ın “PKK’yı bırakın, IŞİD’e karşı bizimle çalışın” siyaseti ve ısrarcı diplomasisi etkili olmuştur, diğer yandan Trump’ın Pentagon’un askeri vesayetine karşı, dış yatırım risklerinin artmasından şikayet eden dev Amerikan şirketleri ve çocuklarının uzak çöllerde ölmesini istemeyen Amerikan işçi sınıfının sesine kulak vermesi. Bir yandan Erdoğan’ın Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Esad’ı frenlemesiyle gerçekleştirdiği Cerablus ve Afrin operasyonlarında ÖSO güçlerini etkin kullanımı pay sahibi olmuştur, diğer yandan Trump’un Türkiye ile –neticede kendisinin de terör örgütü olarak gördüğü- PKK yüzünden zıtlaşmak yerine uzlaşmayı Amerikan ticari çıkarları açısından daha kârlı görmesi pay sahibi olmuştur.
Trump’ın meşhur Twitlerinden birinde, Erdoğan’la anlaştıklarını söylerken “daha çok ticaretten” söz etmesi de rastlantı değildir, asker kökenli savunma bakanı Jim Mattis’in yerine eski Boeing yöneticisi yardımcısı Patrick Shanan’ı getirmesi de. Keza, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun Halkbank Yöneticisi Hakan Atilla’nın yakında Türkiye’ye dönebileceğini söylemesi de dikkate alınmalı; bakarsınız 8 Ocak dönüşü aynı uçakta gelirler. Neden olmasın?
Yeni sayfa, yeni riskler dedik, tabii Türkiye açısından, sayalım:
• ABD Merkezi Komutanlık (CENTCOM) ve Özel Kuvvetleri (SOCOM) son dört yıldır, kendi ifadeleriyle 30 bin kadar PKK militanına NATO standardında düzenli ordu, özel harekât ve askeri istihbarat eğitimi verdi. Kandil’deki PKK şefleri şimdiye dek ellerindeki bütün güç ve imkânları Rojava dedikleri Suriye’ye yığmıştı. Bu eğitilmiş ve daha da hırslanmış militanların şimdi Türkiye’ye yönelmeleri ciddi bir ihtimaldir.
• Kendi hedefleri bakımından bu kadar mesafe almışken PKK, eski hamisi Şam’la işbirliğine gidebilir. Beşar Esad için şu sıra Erdoğan’dan son yedi yılın intikamını almak için PKK’ya bol keseden özerklik sözü vermekten kolay bir şey olmasa gerek; üstelik sonra sözünü tutması da şart değil. Ancak Suriye’de ideal yönetim modeli olarak federasyonu gören ve bunu yazılı olarak ilan eden tek ülkenin Rusya olduğunu da unutmamak gerekiyor.
• Türk ordusunun Suriye’ye hızlı girişi askeri ve siyasi açıdan geri alınması güç adımları atmak zorunda kalmasına neden olabilir. Erdoğan şimdiye dek hep Suriye’de yeni düzen kurulunca Türkiye’nin çekileceğini söyledi. “Kaplanın sırtına binmek, inmekten kolaydır” diyen Çin atasözünde olduğu gibi, zamanı gelince çekilmek, girmekten çok daha zor olabilir.
• ABD’nin yakın zamanda Murat Karayılan, Cemil Bayık ve Duran Kalkan’ın başına ödül koyması ve PKK’nın Suriye kolu PYD’den silahlı mücadeleyi reddeden bir PKK-light çıkarma planları artık her zamankinden daha mümkün görünüyor. Bu adı artık PKK olmayacak, belki PYD kalacak PKK-light, Türkiye’nin karşısında PKK’nın askeri tehdidinin yanı sıra, Batının ve muhtemelen Irak Kürtlerinin desteğini alacak bu yeni örgütün siyasi zorlamasını da getirebilir.
Gelelim fırsatlara:
• PKK içinde böyle bir bölünme aslında Türkiye açısından bir fırsata da dönüşebilir. Böylelikle bir yandan silahlı mücadeleye devam eden gruplara karşı terörle mücadele çerçevesinde operasyonlar uluslararası meşruiyet kazanırken, diğer yandan silahlı mücadeleyi reddedenlerle yeni bir diyalog süreci başlatılması ihtimali var. Burada HDP’nin bir tercih yapması da gerekecek mutlaka; yapmazsa, bir HDP-light da gündeme gelebilir.
• Ankara, Vaşington’a tepki olarak Moskova’ya yakın durmaktan çekinmedi ama bu ilişkiye kendisini fazla kaptırmaktan hep çekindi; Rusya ile ilişkiye ve itişmeye başladığımızda daha ABD diye bir ülke yoktu dünya yüzünde. Dolayısıyla ABD ile NATO müttefikliğinin hatırlanması, Rusya ile daha dengeli ve verimli ilişkiye de yol açabilir.
• Bu gelişme Cenevre Barış sürecini etkilerse, Türkiye Esad’ın seçime girmesi üzerindeki vetosunu da fiilen kaldırdığına göre savaşın sonu yakın hale gelebilir. Bu öncelikle Türkiye (ayrıca Ürdün ve Lübnan) üzerindeki göç baskını azaltır ve bölgede hem insani, hem ekonomik yönden normalleşmeyi başlatır, hem de savaşı sürdürmekte çıkarı olan El-Kaide, IŞİD, PKK gibi örgütlerin daha da dışlanmasını sağlar.
• Doğu Akdeniz’de Kıbrıs çevresinde kısa dönemde sertleşme, ama sonra yumuşama beklenebilir. Türkiye ve ABD arasında Suriye rüzgârlarının ters dönmesinin Yunanistan ve İsrail’i ne kadar rahatsız ettiği ortada; muhtemelen Suudi Arabistan, Mısır ve İran’ı da. Ancak Trump’ın siyaseti istikrar kazandığı takdirde İsrail’in kendi güvenliği açısından da en çabuk uyum sağlayacak mekanizmalara sahip olduğunu unutmamak lazım.
Yedi yıldır Suriye savaşında yer alan aktörlerin hatalarını bölge halkları çok acı ödedi. Bir yol ayrımına gelindiği anlaşılıyor.

Erdoğan, Metin Akpınar’a gününü gösterince kaybeden kim olur?

Önceki haftaya Emin Çölaşan ve Necati Doğru’nun FETÖ’cülüğüyle başlamıştık. Geçen hafta Fatih Portakal’ın halkı sokağa dökme tehdidiyle uğraştık. Bu haftaya da Metin Akpınar ve Müjdat Gezen’in darbeciliğiyle gözümüzü açtık.
Pazartesi sabahı ilk iş polisler iki değerli sanatçımızın kapısına dayandı; savcı çağırıyordu. Onlar da gittiler, gözaltına alınıp ifade vermeye başladılar.
Müjdat Gezen’in 12 Eylül’de gözaltına alındığında söyledikleri geldi aklıma. “Perran Kutman’la Çakıl Gazinosunda komedyen olarak çalışırken polisler gelmişti, önce şaka sanmıştık” demişti Gezen. Sonra şaka olmadığı anlaşılmıştı; onun yazıp Savaş Dinçel’in resimlediği “Çizgilerle Nazım Hikmet” kitabı darbecilerle aynı kafadaki askeri savcıları kızdırmıştı.
Akpınar’ın yıllarca Zeki Alasya ile halkı güldürürken düşündüren toplumsal ve siyasi hicivlerine Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan da kahkahayla gülmemiş midir zamanında? Akpınar’ın Alasya’nın, Gezen’in, örneğin Levent Kırca’nın o dönemin siyasi liderlerini, Demirel’i, Ecevit’i, Erbakan’ı hicveden esprilerine muhtemelen hepimiz gibi o da gülmüş ve o dönem liderlerinin sanatçılara karşı yasaları kullanmaya kalkışmadıklarına hepimiz gibi o da tanık olmuştur. Erdoğan dün, 23 Aralık Pazar günü Akpınar ve Gezen’i “Bunlar sanatçı müsveddesi” diye yere vurdu; “yargıya hesabını versinler”. O sözlerden bir saat sonra da bağımsız ve tarafsız yargımız harekete geçip “darbe tehdidi” soruşturmasını başlattı.
Erdoğan’ı öfkelendiren iki usta tiyatrocunun Halk TV’de Uğur Dündar’ın programında sarf ettikleri görüşleri olmuştu; ya da o görüşlerin Erdoğan’a aktarıldığı şekli. Çünkü Akpınar, çözümün demokrasi içinde bulunması gerektiğini söylediğinde ısrarlıydı, avukatı Celal Ülgen de konunun bir “muhbir” tarafından Erdoğan’a çarpıtılarak aktarıldığını söylüyordu. Gezen ise Erdoğan’ı eleştirmeye devam ediyor, “Vatanseverliğini sorgulamaya ne Erdoğan, ne bir başkasının hakkı olduğunu” söylüyordu sorguya girerken dahi.
Ülgen’in aktardığına göre Akpınar ve Gezen sorgu için, basın yoluyla işlenen suçlar savcılığına değil, doğrudan örgütlü suçlar savcılığına sevk edilmişler.
Göze girmek isteyen korosu hemen alkış ve ıslıklar eşliğinde başladı “günlerini gösterin” sloganları atmaya. Erdoğan’dan birilerine gününü göstermesini isteyen isteyene.
Günlerini gösterince kim kaybedecek peki? Yetmiş yedi yaşındaki Akpınar mı kaybedecek bu yaşında hapse atılsa bile, 75 yaşındaki Müjdat Gezen mi, onları programa çıkardığı için Gezen’in Vefa Lisesinden sınıf arkadaşı, kıdemli gazeteci Uğur Dündar mı?
Akpınar’a, Gezen’e, Çölaşan’a, Doğru ve Portakal’a günleri gösterildiğinde ne düzelecek peki? Türk Telekom’un Suudi destekli Hariri ailesi tarafından içinin boşaltılıp posasının üç Türk bankası üzerine yüklenmiş olması mı düzelecek? Ankara’da 9 kişinin öldüğü tren kazasında “Sinyalizasyona gerek yok” diyen Ulaştırma Bakanından, “Peki, gerek yoktu da neden ihaleye koyuldu ve parası ödenmiş olduğu halde hizmete alınmadı?” diye hesap soran mı çıkacak? 29 Ekim’de açılacağı söylenip, yılbaşına ertelenen, sonra Mart’a ertelenip “Acaba 31 Mart yerekl seçimlerine mi saklanıyor?” diye düşündürten ama ertesi gün yağmur suyu basan İstanbul Havalimanında sular mı çekilecek? Açılışlarda kasım kasım kasılan havuz müteahitlerine “Bunlar müteahit müsveddesi, yargıya versinler hesabını” diyen mi çıkacak?
Önceki hafta Emin Çölaşan ve Necati Doğru, geçen hafta Fatih Portakal, bu hafta Metin Akpınar ve Müjdat Gezen. Haftaya kimi yazacağız acaba? Ve kim yazacak?

Kürdistanlı Lawrence da gitti: ABD’nin Suriye’den çekilmesini bir de bu açıdan okuyun

ABD’nin Suriye’den askerlerini çekme kararı PKK’yı mı, Amerikalı Demokratları mı, yoksa bizdeki genel memnuniyetsizlikten çıkış umutlarını akıl almaz biçimde ABD’ye bağlayanları mı daha çok üzdü diye soracak olsanız, hemen verecek bir cevabım yok. Ama bu karara giden süreçte neler yaşandığına dair bir takım perde arkası bilgiler ortaya çıkmaya başladı; onu hemen paylaşabilirim.
Bu paylaşımda üç şey bulacaksınız: 1- Trump, Suriye ve Afganistan’dan çekilme kararıyla ABD dış politikasını güdümüne almaya çalışan askeriye içindeki önemli bir ekibi, CIA-Dışişleri desteğiyle tasfiye hamlesi yaptı. “Kürdistanlı Lawrence” McGurk’un istifası bir dönemi kapattı. 2- Trump, Türkiye ile Suriye’de muhtemel bir çatışma ortamının hem NATO’ya zarar vermesinin hem Türkiye’nin Rusya’ya biraz daha itmesinin önüne geçti. 3- Bu gelişmelerde Ankara’nın Suriye-PKK konusunda ısrarcı tutumu ve Kaşıkçı cinayeti ardından yaşananlar pay sahibi oldu.
Sözü fazla uzatmayayım, çünkü verilecek çok bilgi var:
1 ARALIK: Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan G-20 Zirvesi için gittiği Buenos Aires’te Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve ABD Başkanı Donald Trump ile görüştü. Aynı gün düzenlediği basın toplantısında Fırat’ın Doğusundaki PKK varlığına karşı yakında operasyon başlatılacağını söyledi, ABD’yi desteğe son vermeye çağırdı.
Bu çıkış içeride ve dışarıda bazı yorumcular blöf olarak nitelendi. Oysa ABD’nin NATO müttefiki Türkiye’nin Cumhurbaşkanı, ülkesinin güvenliği için gerekirse Amerikan askerine de kurşun sıkmaktan çekinmeyeceklerini söyleyen dünyadaki tek lideri oluyordu bu beyanla. Durum Amerikan yönetiminin PKK’ya verdiği destek sınırlarının dışına çıkıyordu ama siyasi miyopluk bunun görülmesine izin vermiyordu.
4 ARALIK: Amerikan istihbaratı CIA’nın Senato’da verdiği brifingten çıkan senatörler, Cemal Kaşıkçı’nın 2 Ekim’de Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğunda öldürülmesi arkasında Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Salman’ın olabileceğinden söz etmeye başladılar. CIA Başkanı Gina Haspel, Kaşıkçı cinayeti ardından (23 Ekim’de) Türkiye’ye gelerek MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile görüşmüş, bu görüşme sonrası ABD yönetimindeki hava değişmeye başlamıştı. Senatodaki CIA brifinginin hemen ardından Fidan’ın da ABD Kongresinde bir grup senatörle bir araya geldiği haberleri fısıldanmaya başladı.
7 ARALIK: ABD Dışişlerinin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey Ankara’ya geldi. Cumhurbaşkanı Dışişleri ve Güvenlik Baş Danışmanı İbrahim Kalın, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ve Dışişleri Bakan Yardımcısı Sedat Önal ile görüştü, sonra Ürdün’e gitti. Jeffrey daha önce Ankara ve Bağdat büyükelçiliklerinde bulunmuş, hem George Bush, hem Barack Obama döneminde üstlendiği görevlerden sonra şimdi de Trump yönetiminde çalışıyordu. Amerikan derin devleti diye içinizden geçiriyorsanız, benden bilmeyin.
8 ARALIK: Meclis Başkanı Binali Yıldırım, “Terörizm ve Aşırılıkçılıkla Mücadele” toplantıları için gittiği Tahran’da Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ile görüştü, Suriye konusu ele alındı.
10 ARALIK: MİT Başkanı Fidan, Türkiye’ye dönüşünde Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ayrıntılı brifing verdi.
12 ARALIK: Erdoğan, “Hedefimiz Amerikan askeri değildir” dedikten sonra “Operasyon birkaç güç içinde başlayacak açıklamasını yaptı. Milli Savunma Bakanı Akar da Türkiye’nin sınırlarında bir “terör koridoruna” asla izin vermeyeceğini, müdahale edeceğini söyledi.
13 ARALIK: Amerikan Savunma Bakanlığı, Pentagon sözcüsü, Türkiye’nin açıklamalarından “büyük kaygı” duyduklarını, (PKK’nın Suriye kolu PYD tarafından yönlendirilen) Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile koalisyonun devam ettiğini ve Türkiye’nin “tek taraflı” atacağı adımın “kabul edilemez” olduğunu söyledi. Amerikan askeriyesinin açıklaması Türkiye kadar Trup yönetimine de sesleniyor gibiydi.
14 ARALIK: Erdoğan ABD’ye “Siz temizleyemiyorsanız Münbiç’e gireceğiz” dedi. Bir ton değişikliği vardı. Vurgu, Fırat’ın Doğusundan çok, Batısında bulunan ve ilk ihtilafa neden olan Münbiç’e yapılmıştı. Bundan birkaç saat sonra Trump-Erdoğan telefon görüşmesi yapıldı.
Bu görüşmede Erdoğan’ın Trump’a “IŞİD’i yüzde 99 bitirdik” yolundaki kendi sözleriyle hitap ederek, PKK’ya muhtaç olmadıklarını, IŞİD’i bitirmek konusunda Türkiye’nin Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ve sünni aşiretlerin desteğiyle sorumluluğu alabileceğini söylediği sonradan her iki ülke basınına sızdırılan haberlerden anlaşılıyor. Telekonferans şeklinde yapılan görüşmede Trump’ın şahin Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton ve Erdoğan’ın baş danışmanı ve sözcüsü İbrahim Kalın’ın da (en azından ikisinin) bulunduğu, iki liderin ayrıntıları halletme işini Bolton ve Kalın’a devrettiği anlaşılıyor. Geriye bakıldığında 19 Aralık’ta açıklanacak çekilme kararının 14 Aralık’taki bu görüşmede şekillendiği görülebiliyr.
16 ARALIK: Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Katar’da katıldığı bir toplantıda Beşar Esad’ın yeniden seçilmesi durumunda Türkiye’nin tanıyıp tanımayacağının sorulması üzerine Demokratik bir seçim” yapılması halde “çalışmayı düşünebileceğini” söyledi. Bu açıklama, o zamana dek Esad’ın geçiş döneminde yapılacak seçime aday dahi olmaması gerektiğini söyleyen AK Parti hükümetinin siyasi tutumunda, hem ABD, hem Rusya’ya yaklaşan önemli bir değişiklik anlamına geliyordu.
18 ARALIK: Çavuşoğlu, Cenevre’de BM Genel Sekreterinin Suriye Özel Temsilcisi Staffan di Mistura gözetiminde Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ve İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif ile görüştü. Bu görüşme Astana sürecini asıl odak olan Cenevre sürecine yakınlaştırmayı amaçlıyordu.
19 ARALIK: Bu gün pek çok kırılmaya sahne oldu. The Wall Street Journal gazetesi, Kaşıkçı cinayetinin İsrail-Suudi Arabistan yakınlaşmasına darbe vurduğunu duyurdu. Gizli diplomasiyi Suudi Arabistan adına yürüten iki görevli cinayete karıştıkları şüphesiyle açığa alınmıştı. Bu durum Prens Muhammed bin Salman ve onun baş destekçisi sayılan ABD’nin Orta Doğu Özel Temsilcisi (aynı zamanda Trump’ın damadı ve İsrail lobisinin sesi) Jared Kushner’in ABD Başkentindeki itibarını sarsmıştı.
19 ARALIK: ABD Dışişleri Türkiye’ye Patriot füzeleri satılması önündeki engeli kaldırdığını açıkladı. Erdoğan, Türkiye’nin Rus S-400 füzelerini satın almasında Amerikalıların Patriot satmıyor olmasının rol oynadığını söylemişti. Moskova’dan S-400 anlaşmasının iptal olmayacağı açıklanırken, Çavuşoğlu, NATO güvenliğini ihlal etmeyecek formülün olduğunu duyurdu.
19 ARALIK: ABD Başkanı Trump, Twitter hesabından IŞİD’i yendiklerini ve ABD askerlerinin Suriye’den çekileceğini duyurdu. Pentagon bunu yalanladı. Amerikan askeri, kamuoyuna açık bir şekilde Başkanı yalanlıyor ve PKK’nın Suriye koluyla ittifakın sürdüğünü duyuyordu. Olacak iş, Amerika’da görülmüş iş değildi. Bunu bir süre sonra Trump’tan yeni bir açıklama izledi: Amerikan askerleri çekilme işlemine derhal başlayacaktı.
20 ARALIK: Amerikan Savunma Bakanı, Özel Kuvvetler kökenli “Kuduz Köpek” lakaplı emekli general James Mattis görevinden istifa etti.
21 ARALIK: Hem Barack Obama, hem Donald Trump’ın “IŞİD ile Mücadele Koordinatörü” ve Suriye’de PKK ile ittifak formülünün en önemli savunucusu olan, Birinci Dünya Savaşındaki İngiliz casusu “Arabistanlı Lawrence”a atfen “Kürdistanlı Lawrence” lakabı takılan Brett McGurk’un görevinden istifa ettiği, ya da istifaya zorlandığı doğrulandı.
21 ARALIK: Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Suriye’de siyasi çözüme hiç olmadığı kadar yaklaşıldığını söyledi. Çavuşoğlu, Fırat’ın Doğusundaki son gelişmelere göre askeri harekâtın bir süre ertelenebileceğinin de işaretini verdi. Krizin en azından dozu düşmüştü.
Mattis ve McGurk’un gidişleri, sembolik olarak ABD’nin Orta Doğu politikasını neredeyse son 20 yıldır yönlendiren Merkezi Komutanlık (CENTCOM) bünyesinde “savaş ağaları” gibi davranan şahinler ekibine –ki mevcut Pentagon yönetiminde de pay sahibidirler- darbe vurmuştur denebilir. PKK’yı, Amerikan askerinin burnu kanamadan IŞİD’e karşı lejyoner mantığıyla kullanmaya ne Obama ne Trump yönetimi ses çıkardı, işlerine geliyordu. Ama mesele gelip Suriye’de İsrail ile İran arasında tampon olması istenen bir Kürt devleti, hem de ABD yönetimince de terörist sayılan PKK yönetiminde bir devlet yapısına destek olma aşamasına dayanınca, Dışişlerinin “Orada durun bakalım, siyasi sahaya, bizim sahamıza giriyorsunuz” dediği anlaşılıyor.
Bugün ABD Dışişlerinin başında bir önceki görevi CIA başkanlığı olan Mike Pompeo vardır. Pompeo’nun CIA’deki yardımcısı Gina Haspel bugün CIA Başkanıdır. Haspel, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın yakalandığı ve aynı zamanda Fethullah Gülen’in ABD’ye taşındığı sırada Türkiye’deki CIA istasyonunda görevlidir (Bu konuda Şubat ayında Doğan Kitap’tan yayınlanacak kitabımda daha ayrıntılı bilgiler bulabilirsiniz.) Haspel’in Kaşıkçı konusunda Trump’a söylediklerinin olayların akışında bir ölçüde etkisi olmuştur.
Ortaya çıkan tabloda bazı riskler var. Bunlar;
• Son dört yıldır Amerikan askeri tarafından NATO standardında eğitim verilen ve silahlandırılan ve sayıları otuz bin olarak ifade edilen PKK militanın Türkiye’ye karşı saldırılarını artırması.
• PKK’lıların ellerinde olduğu bildirilen 3,500-4,000 IŞİD militanını “artık tutamıyoruz” gerekçesiyle hapishanelerden salıvermesi ve böylece aynı zamanda “Bak, gittiniz, böyle oldu” deyip yeniden Amerikan şemsiyesi altına girmesi.
• Bu arada, İngiltere ve Fransa’nın “Biz yanınızdayız” açıklamasının, bu ülkeler Suriye’ye asker göndermedikçe herhangi bir fiziki değeri görünmüyor; muhtemelen PKK’ya “Biz sizi savunduk, bize saldırmayın, ülkemizde saldırıda bulunmayın” mesajı vermeyi amaçlıyor.
• PKK’nın Öcalan döneminde olduğu gibi yeniden Esad rejiminin koruyuculuğuna sığınması ihtimali mevcut. Ancak Amerikalıların önce davranıp çekilmesiyle PKK’nın özerklik için pazarlık gücü ciddi oranda düştü. Ayrıca Çavuşoğlu’nun “düşünebiliriz” açıklaması, Rusya ve İran’ın Esad üzerindeki frenleyici etkisini devreye alabilir. İsrail içinse önemli olan PKK değil, Arap ve İslamcı olmayan bir gücün varlığıdır; bu bakımdan Mesud Barzani’nin KDP’sini her durumda tercih ederler.
TRUMP’A GELİNCE, bir taşla iki değil, beş kuş vurmuş görünüyor:
1- Suriye’de bir Türk-Amerikan çatışmasını önleyerek Rusya’nın güçlendiği, Avrupa’nın güç kaybettiği, Ukrayna ve Baltık krizlerinin yaşandığı bir sırada NATO’nun sarsılmasını önlemiş olması;
2- Türkiye ile iplerin kopmasına gidebilecek bir krizi önlemiş olması;
3- IŞİD’le mücadeleyi bir NATO müttefikine (ve muhtemelen Irak ve Ürdün yönetimlerine) zimmetleyerek Müslümanların kendi içinde bu belayı ortadan kaldırması yolunu açmış olması;
4- İsrail’in asıl rahatsızlığı olan Suriye’deki İran’ın etkisini Türkiye ile dengeleyerek rahatlama sağlamaya çalışmış olması -ki Erdoğan bu gelişmeler ardından Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ı aradı;
5- Ve nihayet dış politikası üzerinde (CIA-Dışişleri desteğine dayanarak) asker gölgesini kaldırmış, iç siyasette gücünü artırmış görünmesi.
Tutar mı? Emin değilim. Bunları hep planlayıp mı yapmıştır? Pek ihtimal vermiyorum, ama belki tüccar güdüsüyle yaptığı hamlenin sonuçları böyle okunabilir.
Görmemiz gerekiyor ki Erdoğan ve dış politika ekibinin ısrarcı yaklaşımı sonuç getirdi.
Hatta bundan ABD’nin çekilmesini baştan bu yana isteyen Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin de bir ölçüde memnun. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tam da 31 Mart yerel seçimlerine giderken ekonomide ve İstanbul Havalimanından, Telekom hisselerinin İş, Garanti ve Akbank’a devrine, üst üste tren kazalarından, yargıdaki hâkim ve savcı açığına dek devlet işleyişinde uğraştığı sorunlar karşısında dış ve güvenlik siyasetindeki adımlar bir nebze rahat nefes aldırıyor.
Şimdi Trump’ın bu kararının arkasında karşılığında Türkiye’den şunu aldı, bunu aldı gibi, daha çok Obama ekibi kaynaklı iddialar yok değil. Ama Trump’ın aynı anda Afganistan’daki 14 bin askerin yarısını geri çekme kararını da almış olması, kanıtlanmadığı sürece bu iddiaları komplo teorisi saymamıza neden oluyor.
PKK’ya gelince… Bana kalırsa utanç verici olan imza kampanyaları hazırlanıyor, Amerika Suriye’den çıkmasın diye. ABD’nin sadece PKK değil, İkinci Dünya Savaşından beri kaç Kürt hareketini kışkırtıp, ayaklandırıp sonra ortada bıraktığı bir sır değil ki. Olan, dağ başlarında, çöllerde ölüme gönderilen gençlere oluyor. Sorun her seferinde bile bile ladese gelenlerde değil mi? ABD, İsrail ve diğer bütün bölge yönetimlerinin PKK’nın miadının dolduğunu düşünmesi artık kimi şaşırtır?

Tabii bu kadar hızla yaşanan değişimler yarın ne getirir bilinmez. Yine de mevcut tabloyu yansıtmaya çalıştım eldeki veriler kadarıyla.

Vaşington’da çarşı karıştı: Trump ile Pentagon arasında PKK-Suriye çatlağı

Ne gündü ama! 19 Aralık’ta sabahtan akşama dek olanları sıralayıp, noktaları birleştirdiğimizde ortaya çıkan resim yedinci yılını dolduran Suriye savaşının seyrini değiştirecek türdendi. Başlayalım mı?
• The Wall Street Journal gazetesi, İstanbul’daki Cemal Kaşıkçı cinayetinin İsrail ve Suudi Arabistan arasındaki yakınlaşmaya darbe vurduğunu yazdı. Veliaht Prens Muhammed bin Salman’ın İsrail ile gizli diplomasisini yürüten iki elemanı (aynı zamanda Yemen savaşını da yürüten) istihbarat başkan yardımcısı Ahmed el Assiri ve güvenlik danışmanı Suud el-Kâhtani, Kaşıkçı cinayetinde açığa çıkmış, görevden alınmışlardı. WSJ’nin kulis bilgisine dayanan bu haberi, ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner aracılığıyla tasarladığı Suudi Arabistan, İsrail, Mısır ve BAE ekseni planlamasının suya düştüğünün ilanı gibiydi.
• Bunu ABD Dışişlerinin Türkiye’ye Patriot hava savunma sistemi satışına imkân veren açıklaması izledi. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan öteden beri Türkiye’nin Rusya’dan S-400 sistemi alma kararına gerekçe olarak Amerikalıların Patriot satmak istememesini gösteriyordu.
• Moskova, ABD’nin Patriot kararının, Türkiye’ye S-400 satışını engellemeyeceğini duyurdu. 18 Ocak’ta Cenevre’de Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ve İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif ile BM Suriye Temsilcisi Staffan di Mistura gözetiminde buluşmuş olan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, S-400 konusunda NATO’yu rahatsız etmeyecek bir formül bulunacağını söylemişti. Çavuşoğlu açıklamadı ama bu formülün, hem 2,5 milyar dolara S-400, hem de 3,5 milyar dolara Patriot alıp, S-400’leri çalıştırmadan tutmak olduğu konuşuluyor Ankara’da. Nedenleri başka yazının konusu olacak, söz.
• Öğleden sonra saatlerde yine WSJ ortalığı sarsan bir başka haber verdi: IŞİD’in bitmediği, İran çıkana dek Suriye’de kalınacağı açıklamalarına karşın Trump, Amerikan askerlerini Suriye’den çekmeye hazırlanıyordu. Ve bu da Amerika’nın Suriye’deki ortaklarına söylenmeye başlamıştı. Ortaklar arasında İngiltere ve Fransa da vardı gerçi ama orada önemli olan, ABD’nin IŞİD’le mücadelede lejyoneri gibi çalışan PYD/PKK idi.
• Bu haberin yol açtığı şok dalgaları durulmadan, bu defa Pentagon’dan geri çekilme olmayacağı açıklaması geldi; IŞİD yenilgiye uğratılana dek Suriye’de kalacaklardı. Ajanslar haberi Pentagon’un Beyaz Saray’ı yalanlaması olarak verdi: çarşı karışıyordu. Bundan kısa süre sonra da Trump, Twitter hesabından IŞİD’in yenilgiye uğratıldığını ve dolayısıyla Suriye’de Amerikan askeri tutma ihtiyacı kalmadığını söyledi.
• Peki, Amerikalıların verdiği düzenli ordu eğitimiyle sayıları 30 bini geçtiği bildirilen PYD/PKK militanı Amerikan koruması olmadan Türkiye’den gelen “çekilmezseniz vuracağız” uyarıları karşısında ne yapacaktı? Kafalardaki bu soruya yanıt niteliğinde bir açıklama İngiltere’den geldi. Orta Doğu’daki her sorunda Amerikalıları öne süren İngilizler, Trump’ın kararıyla açığa düşmüş, PKK bağlantılı güçlerin sonuna dek yanında olacağını ilan etmişti. Tabii tam da Brexit sürecinde bunu Suriye’de askeri varlık bulundurmadan nasıl yapacağı sorusu ortada yanıtlanmadan duruyor.
• Oysa Erdoğan haftalardır Suriye’nin bu defa Amerikan korumasındaki kuzeydoğusundaki PKK hedeflerine harekât başlatacağını ısrarla beyan ediyordu. Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar daha bir gece önce Meclis’te Suriye sınırında PKK kontrolünde fiili bir Kürt devleti oluşumuna izin verilmeyeceğin söylemişti. Diğer yandan hafta sonu Katar’da konuşan Çavuşoğlu, Beşar Esad yeniden seçilirse Türkiye’nin ne yapacağı sorusuna, demokratik bir seçim olması halinde çalışmayı düşünebileceği yanıtı vermiş, Cenevre’ye bu önemli siyaset değişikliği işaretini vererek girmişti.
• Akşam saatlerinde Trump kararı konusunda Erdoğan’ın bilgilendirildiği Vaşington’da ilan edildi. ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu ile konuşup resmen tebliğde bulunmuştu. Reuters haber ajansı, Amerikan askerlerinin çekilmesinin 60 ile 100 gün sürebileceğini bildiriyordu; yani sözler tutulursa, Amerikan askerleri Suriye’den Türkiye’deki 31 Mart yerel seçimlerinden önce çekilmiş olacaktı; Erdoğan’ın siyasi ısrarcılığı sonuç getirmişti.
• Aynı 19 Aralık günü, selefi Andrey Karlov’un suikasta kurban gidişinin ikinci yıldönümünde Bilkent’te konuşan Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Aleksey Yerhov, Türkiye ve Rusya’nın işbirliğinin bölgede “yenilmez” bir güç oluşturduğuna inandığını söyleyecekti.
Ortaya çıkacak resmi görmek için noktaları şimdi birleştirebilirsiniz. Ortaya çıkan şeklin en çok PKK ve bağlantılı grupları rahatsız edeceği açık. İngiltere’nin sürpriz çıkışı onların da rahatsız olduğunu gösteriyor. Asli öncelikleri İran’ı sınırlarından uzağa itmek olan İsrail ve Suudi Arabistan da Trump’ın kararından muhtemelen memnun olmayacaklardır. Bu karar ABD’nin omuzlarından büyük bir yük ve sorumluluğu kaldıracak. Öte yandan PKK ile Kürtleri özdeş gören Batı kamuoyunda “Kürtlerin Amerikalılar tarafından bir kez daha kullanılıp ortada bırakıldığı” eleştirilerine maruz bırakabilir ama Trump’ın bunu umursayacağı pek söylenemez.
PKK’nın ağır hayal kırıklığına yol açacak bu durumun en muhtemel iki sonucu olabilir. Bunlardan birisi, PKK’nın Amerikan saflarından eski hamileri Suriye saflarına geçmesidir. Bir diğer ihtimal ise, aslında ABD’nin tercih edeceği şekilde, PKK’nın kendisini lağvetmesi, ya da büyük bir grubun ondan koparak demokratik siyaset hattı ilan etmesi olabilir; tutup tutmayacağı ayrı konu ki bu PKK ile askeri mücadele dönemi ardından yeni bir diyalog sürecine dahi yol açabilir.
Her halükarda Erdoğan’ın usanmaz ısrarı ile açılan yolda Trump’ın Suriye’den asker çekme kararının, Suriye ve Orta Doğu genelinde oyun bozucu, ya da yeni oyun kurucu önemde olduğu söylenebilir. Vaşington çarşısındaki feci karışıklık halinin hangi, istikamete doğru gittiği, Trump’un bu siyasetine destek içeriden destek alıp alamayacağı hâlâ bilinmezliğini koruyor. Tabii Beyaz Saray ile Pentagon arasındaki bu çatlağın büyüyüp büyümeyeceği, büyürse nereye dek gidebileceği de öyle.

U.S., Russia, Turkey and Kurds: Connect the dots for the shape

What a day! Here what has happened on Dec 19, 2018 in approximate chronological order:
• The Wall Street Journal reported that Saudi-Israeli backchannel rapprochement took a hit after two officials close to the Saudi Crown Prince Mohammed bin Salman were suspended from office because of their involvement in the murder of Saudi journalist Jamal Khashoggi in the country’s consulate building in Istanbul.
• The U.S. State department approved a possible sale of Patriot air defence system to Turkey. When the U.S. President Donald Trump had objected to Turkey’s decision to purchase Russian made S-400 system, Turkish President Tayyip Erdoğan had said that it was because Americans don’t sell Patriots to Turkey.
• The WSJ reported that Trump could withdraw the U.S. forces from Syria and this was started to be told to its partners there, which means the affiliates of the outlawed Kurdistan Workers’ Party (PKK). President Erdoğan has stated that Turkey could launch another operation into Syria, this time the American controlled northeast if Trump would not withdraw the PKK affiliate forces. Turkish Defence Minister Hulusi Akar said in the Parliament hat Turkey was determined not to tolerate a de facto PKK controlled Kurdish region along its Syria border.
• The Pentagon denied the report and said the Central Command (CENTCOM) troops would stay in Syria in cooperation with the PKK affiliate groups to finish off ISIS. It sounded like the Pentagon challenging the White House in protection of the PKK affiliate groups against their NATO ally Turkey.
• Moscow said that the American decision to allow Patriot purchase would not affect Russian sale of S-400s to Turkey. Turkish Foreign Minister Mevlüt Çavuşoğlu has said earlier that Ankara had a formula not to harm the NATO air defence with S-400s. The most possible formula is to buy them both but not to turn S-400s on. Çavuşoğlu had said over the weekend that if Bashar al-Assad would be elected through a democratic election Turkey could consider working with him; a position which is close to American and Russian stances.
• Trump said in his Twitter account that ISIS (Deash) was “defeated” and the American troops will start leaving Syria soon. That was an overruling of the Pentagon stance and also a move to avoid an unnecessary confrontation between Turkish and U.S. troops. U.S. Secretary State Mike Pompeo called up Foreign Minister Çavuşoğlu to officially tell Turks about the U.S. decision as Ruters reported that the withdrawal could be completed in 60-100 days, ie before the local elections in Turkey on March 31.
• Addressing Bilkent University students in the second anniversary of the assassination of his predecessor Andrey Karlov, Russian Ambassador Aleksey Yerkhov said that when cooperated, Turkey and Russia could form an invincible power in the region.
You can connect the dots to find the shape. The shape would absolutely depress the PKK and possibly not please Israel and Saudi Arabia; two countries which have their priority as pushing back Iran. It would take the Syria burden off the shoulders of the U.S. with possible criticism that they were once again abandoning the Kurds after using them, if it is possible at all to consider PKK as the sole representtatives of the Kurds. The interesting point in this was the British committment to stay in Syria with the PKK affiliated groups, without explaining how that would be possible without a military presence amid Brexit process. That could lead two results: PKK could change sides from Americans to Assad regime, as their former protector. Or the PKK can abolish itself to reappear in a less intolerable form, perhaps by abandoning the “armed struggle” to prepare itself for another round of political initiative by the Turkish government, and of course with a possible new Syrian government as well.
Nevertheless, Trump’s decision is a game changer for Syria and the Middle East inspired by Erdoğan’s persistence.