Blog

CHP bu fırsatı da kaçırabilir, hem de ağır hasarla

Ardahan Milletvekili Öztürk Yılmaz’ın Türkçe ezan istemesi ve “kesin çıkarma” talebiyle CHP Disipline Kuruluna verilmesiyle parti içinde başlayan tartışma belli ki sona ermemiş. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, deneyimli muhabir İpek Özbey’in 12 Kasım tarihli Hürriyet’te yayınlanan mülakatında Partisinin inanç özgürlüğüne ne kadar saygılı olduğunu anlatmak için harcadığı çabadan anlaşılıyor.
Mülakat CHP’nin 31 Mart yerel seçimi sonrasındaki akıbetine dair işaretler, CHP’nin bu defa önüne çıkan fırsatları üstelik bu defa ağır hasarla kaçırabileceğini de gösteriyor ama önce konuyla çok ilgili olan CHP’nin kronik “siyasi ithal ikame” sorununa girmek gerekiyor.
Öztürk Yılmaz’ın bu çıkışını tam da Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, sırf MHP lideri Devlet Bahçeli’yi “Türküm, doğruyum” andı konusunda iğnelemek için, Türkçe ezan konusunu açmasıyla aynı sırada yaptığını sorgulayan CHP’li olmadı nedense. Ama oraya gelene kadar, zaten Öztürk Yılmaz’ın CHP’de ne aradığını sorgulayan CHP’li de olmamıştı.
Yılmaz’ın CHP’ye milletvekili alınmasının iki nedeni vardı oysa. İkincisi, CHP içinde etkin Karslılar grubunun desteğiyle Ardahan’dan aday gösterilmesi, yani düz hemşericilik alışkanlığıydı. Birincisiyse, Musul Başkonsolosluğunun 2014 Haziran ayında IŞİD tarafından basılmasıyla ismini öğrendiğimiz diplomatın, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu tarafından bir Batı başkentin değil, Duşanbe’ye büyükelçi atanmasına tepki göstererek istifa etmesi. Tayini beğenmeyerek istifası, CHP yönetimi tarafından AK Parti hükümetini zayıf yerinden vurmak olarak değerlendirilmiş ve parti içinde o makama daha layık başka isimler olduğu bilinmesine karşın Dış Politikadan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı ilan edilmişti, hatırlarsanız. Sonuç ortada.
Kılıçdaroğlu’nun Öztürk Yılmaz’ı milletvekili listesine koyarken AK Parti’yi kızdıracağını sanmak dışında fazla bir nedeni olmadığı geriye bakınca daha iyi anlaşılıyor. Ama –halen tutuklu durumda olduğu için ayrıntıya girmeyelim- Eren Erdem’in neden CHP milletvekili olduğunu sorgulayan oldu mu?
Onlarla aynı kategoride olmasa da, ayrı nedenlerle saygın kişiler olan İlhan Kesici, Abdüllatif Şener, Mehmet Bekaroğlu gibi isimlerin CHP’ye neden davet edildiğini ve ne kazandırdığını sorgulayan oldu mu? Olduysa da bilmiyor CHP tabanı. Çünkü sorgulamıyorlar; sorgularlarsa Genel Merkez tarafından bir yerlere aday gösterilme ihtimalleri ortadan kalkar endişesindeler. Bu bakımdan, örneğin 2014’te karşısına rakip çıktığı AK Parti lideri Erdoğan’ın, 2015 seçimlerinde MHP milletvekili seçilerek önemli destekçileri arasına katılan –yine ayrı nedenlerle saygın bir isim olan- Ekmeleddin İhsanoğlu’nun CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı olması da sorgulanmadı.
24 Nisan 2018 seçimlerinde CHP’nin kendi içinden çıkan adayı Muharrem İnce oyları yüzde 30 sınırına çekiyordu ama asıl darbeyi ona yeterince sahip çıkmayan CHP teşkilatından aldı. İnce’nin özellikle son aşamada kendi hataları da olabilir ama asıl sorun CHP içindeydi.
Gelelim 31 Mart yerel seçimlerine. Yerel seçimle genel seçim doğası gereği farklıdır. Daha az ideoloji, daha çok proje ve aday kişiliği öne çıkar. Kılıçdaroğlu’nun, Özbey’e yerel seçim stratejisini “ekonomi ve demokrasi” olarak açıklaması CHP’nin yerel seçimleri de genel seçimde olduğu gibi ideolojik söylemle alma hesabında olduğu izlenimini veriyor. Oysa bu söylemin toplumdaki karşılığının yüzde 25’e sıkışmış olduğu görülebiliyor. CHP’nin çözümü ise aday ithal etmek oluyor. CHP, yüzde 25’i çantada keklik sanma yanılgısını devam ettirerek CHP’li, ya da sosyal demokrat olmadığı bilinen adaylarla bu sıkışıklığı aşma yöntemini yeniden denemeye hazırlanıyor sanki.
Bir önceki seçimde Beypazarı ilçesinin MHP kökenli başarılı (eski) belediye başkanı Mansur Yavaş’ın CHP Ankara adayı gösterilmesinin belki bir mantığı vardı ama tutmadı. Yavaş CHP’lilerin sandığa yeterince sahip çıkmadığı suçlamasında bulunmuştu ama Kılıçdaroğlu, Özbey’e Yavaş’ın adaylığına itirazın olmadığını söylemiş. Önümüzdeki 31 Mart yerel seçimlerinde de CHP’nin yine kendi dışından oy alma ihtimalini göstereceği adayların CHP’li bilinmemesine bağlayan bir kararsızlığın içinde olduğu anlaşılıyor.
“Sürekli aynı şeyleri tekrarlayıp, farklı sonuçlar bekleme” hali, dünyanın gelmiş geçmiş en akıllı ve zeki insanlarından sayılan fizikçi Albert Einstein tarafından “cinnet” olarak tanımlamış.
AK Parti adayları arasında İstanbul’da Binali Yıldırım ya da Hazine Bakanı Berat Albayrak, Ankara’da Süleyman Soylu ya da Mehmet Özhaseki gibi isimlerin konuşulduğu, İzmir’de yine Yıldırım ya da Özhaseki isimler sayılıyor. MHP’nin AK Parti’yi başta Alaattin Çakıcı olmak üzere tartışmalı isimleri kapsayabilecek bir af tartışmasıyla tehdit ettiği, AK Parti’nin MHP yerine İYİ Parti’yle yola devam edip etmemeyi tartıştığı bir ortamda aslında CHP için önemli bir fırsat var. Ancak bu ortamda CHP’nin hâlâ siyasi ithal ikameci ve parti kliklerinin güç denemesine bağlı adaylar arasında sıkıştığı izlenimi veriyor.
Bu duruma 9 Kasım’da İstanbul’da Brandweek toplantıları çerçevesinde düzenlenen “kutuplaşma” oturumlarında da değinildi. Yöneticiliğini Necati Özkan’ın yaptığı bir oturumda MetroPoll araştırma kuruluşu başkanı Özer Sencar, İYİ Parti ve Kürt seçmenden oy alamayacak bir CHP adayının kazanmasının zor olacağını söyledi. Konsensus araştırma kuruluşu başkanı Murat Sarı buna karşı çıktı: illa seçmene şirin görünecek adaylar bularak oy toplamaya çalışma devri geçmişti. GENAR araştırma kuruluşu başkanı İhsan Aktaş da seçmenin, özellikle yerel seçimlerde artık ideolojiden çok hayatını etkileyecek sorunlara somut çözüm önerenleri tercih ettiğini vurguladı. Bir başka oturumda IPSOS araştırma kuruluşu başkanı Sidar Gedik, Türkiye’de mevcut siyaset aktörlerine güvenmeme oranının yüzde 77 olduğunu (buna karşın yüzde 52 “güçlü” liderden yanaymış) açıklarken, KONDA başkanı Bekir Ağırdır, “Eski bildiklerimizi, yeni usullerle deneyip başaramayız” dedi; “Yeni bilgi üretmek lazım”.
Yüzde 25 civarında bir oy tabanına sıkışmış durumdaki CHP’nin “sağcı”, ya da sırf AK Parti’nin canını acıtacağını düşündüğü adaylarla bu sıkışıklığı aşma çabasında ısrarı, Einstein’ın tanımladığı cinnet haline doğru evrildiğini gösteriyor sanki.
Oysa CHP tabanı da, bilgi üretimi ve canlılık bakımından AK Parti tabanından, kronik muhalefet konumuna rağmen pek farklı değil. Örneğin, CHP’li belediye yöneticilerinin katıldığı Sosyal Demokrat Belediyeler Derneği (SODEM)’de sürekli yeni belediyecilik projeleri üretiliyor. CHP’li akademi üyeleri belki Genel Merkez’de kapağını kaldırmaya zahmet edecek kimse olmadığını bildikleri halde ekonomiden teknolojiye projeler üretin gönderiyorlar. Gençlik kolları, Parti yönetimindeki emeklilerin kendilerine yer açmaktaki isteksizliğiyle yaşlandıklarını bile bile çalışıyorlar. Ama Genel Merkezin gözü hâlâ “sağdan oy alacak”, transfer aday peşinde.
CHP yönetiminin dünyanın değiştiğini, Türkiye’nin, Türkiye’deki seçmen davranışının değiştiğini yalnızca bir boyutuyla, adalet ve özgürlük ihtiyacı boyutuyla görüyor ama hizmet odaklı siyaset boyutunu ihmal ediyor.
Bu nedenle artık kendi takımında yedek kulübede dahi yeri kalmamış oyunculardan golcü bulup maçı kazanacağını düşünen bir teknik direktörlerin açmazına düşüyor.
CHP bu çizgide devam ederse, 31 Mart yerel seçimlerinde ağır bir yenilgiyle karşılaşabilir. Henüz vakit çok geç değil ama hızla tükenmekte.

Reklamlar

An update on Khashoggi murder case

There are still a lot of unknowns about the murder of the Saudi journalist Jamal Khashoggi in his country’s İstanbul Consulate on October 2 but there is enough to update the case based on the publicized information so far.
Those might change along the way as new evidence comes up, most importantly the dead body of Khashoggi but it may be helpful to give a perspective to the reader to understand perhaps one of the most brutal intrigue and possibly espionage cases in recent years.
When asked about the proceedings of the murder during his press conference on Nov 7, a day after the midterm elections the U.S. President Donald Trump said he was going to come up with a strong view about the case one Turkish and Saudi officials complete their joint work.
That answer was an example of playing with time if not playing Pollyanna.
If Trump was referring to the contacts of the Chief Saudi Prosecutor Saud al-Mujeb in Istanbul with Chief Istanbul Prosecutor İrfan Fidan on Oct 29-31, he should have known through the U.S. diplomatic mission in Turkey that it produced almost nothing. Mujeb, who earlier said that he believed the murder was a planned one, failed to answer Fidan’s questions about what was the evidence of the plan, where was the “local collaborator” he mentioned earlier to get rid of the journalist’s dead body and the most important question: where he believed the body was.
Almost a week before Saudi prosecutor’s visit CIA director Gina Haspel was in Turkey to meet with her Turkish host Hakan Fidan the head of Turkish National Intelligence organization (MİT). It was reported that Haspel briefed Trump on her return to Washington DC.
It seems Trump is keen on not pronouncing any link between the murder and Saudi Crown Prince Mohammad bin Salman who is nicked by Western media as MBS. Turkish President Tayyip Erdoğan on the other hand said he never thought King Salman bin Abdulaziz have any links with the murder, implying the role of MBS like many commentators across the world. Mohammad bin Salman has very close links with Trump’s son in law Jared Kushner, who is also Trump’s Middle East special envoy, Mohammad bin Zayed an-Nahyan, the Crown Prince of the United Arab Emirates (UEA), Abdel Fattah al-Sisi, the Egyptian president and also the Benjamin Netanyahu government in Israel. It was MBS who seized other Saudi nobles’ money through force after becoming crown prince and cut the world’s largest arms deal with Kushner between Saudi Arabia and the U.S.
Coming back to the murder, the following could be said based on the publicized information so far, with the caution that it may change as new evidence emerge.
1- It seems MBS or his close aides sent the team of 15, including the Chief Coroner Dr. Salah al-Tubaigy and MBS security adviser Maheer Mutrib on Oct 1-2 to kidnap Khashoggi, who had applied to the Consulate five days earlier for bureaucratic proceedings and given the date of appointment as Oct 2. This scenario is based on the assumption that it would not be a logical way to kill a citizen of yours in your consulate building by sending your officials to a foreign country which you don’t have the best possible ties with. Khashoggi had ties with the Moslem Brotherhood (Ikhvan) which is considered as public enemy by the governments of Saudi Arabia, Egypt and UAE but on the other hand he was one of close aides of Turki el-Faysal, the former head of Saudi Intelligence and ambassador to Washington and London, a columnist for the Washington Post and known to have links with almost all Arab opposition groups in Turkey, mostly in Istanbul. Not only Ikhvan but many Arab opposition groups, from liberal Egyptians to Islamist but non-Wahabbi Yemenis and Libyans are running associations, radio and TV stations, web sites here. By kidnapping Khashoggi and possibly trying and executing him in Saudi Arabia, MBS might have aimed to give the message to all Arab opposition groups that Istanbul was no longer a safe place for them. Usually, if there is a physician in covert operations it is to transport the kidnapped person safely to the destination as in the case of the arrest and transport of the outlawed PKK’s leader Abdullah Öcalan from Kenya to Turkey in 1999.
2- It is possible that Khashoggi resisted to kidnapping and interrogation and the Saudi team acted without sophistication and killed him on the spot. Than they did not know what to do with the body and tried to get rid of it. After realizing the problem Saudis started to come up with successive scenarios which denied each other, which was clumsily backed by Trump without bothering much about their contradiction.
3- Turkish officials seized the opportunity and made Saudis come up with all the untrue answers they could and Americans back them. At the end Saudis had to admit that it was their officials who killed Khashoggi in the Consulate building, without being able to tell where the body was amid horrible scenarios like dismembering it and burying somewhere within the Consulate building, to dissolving it using acid.
4- The case so far curbed the influence of the MBS in the Middle East but that could be only temporary; a possible death of King Salman, perhaps with outer factor could carry MBS quicker than expected to the Throne which could be helped with the delay by Trump’s indecision.
5- Ankara proved that any attempt to Arab opposition in Turkey is not without paying a price. The murder have somehow influenced the Middle eastern balances, as Syria talks have started to develop in a new direction with the inclusion of European powers like Germany and France.
Istanbul Prosecutor is busy writing his indictment with the hope that it could help us to understand the case better when it is revealed.

Seçim sonuçları Trump’ın Türkiye siyasetini nasıl etkileyecek?

Aslında soruyu daha geniş sormak lazım: ABD’deki 6 Kasım ara seçim sonuçları Başkan Donald Trump’ın dış politikasını, o arada Türkiye politikasını nasıl etkileyecek? ABD’nin tam da seçim günü PKK’nın Kandil’deki üç yöneticisinin başına terörizm suçlarından ödül koyması bunun işareti mi? Türkiye ile ABD arasında İran ambargosu ve Fethullah Gülen’in iadesi konularında süren anlaşmazlıklar yumuşar mı? Sorular ayrıntıya inildikçe çoğalıyor. Dolayısıyla hepsine bütünlük içinde bakmak gerekiyor.
Trump seçim sonuçlarının belli olmaya başlamasıyla birlikte Twitter hesabından sonucu “muazzam başarı” olarak ilan etti.
Öncelikle, acaba gerçekten öyle miydi? Çünkü 2016 seçimlerini kazanıp 2017 Ocak ayında Beyaz Saray’a yerleştiğinde, Trump’ın elinde hem Senato, hem de Temsilciler Meclisi bulunuyordu. Dünkü ara seçimlerin ardından Cumhuriyetçiler Senato’yu korudular, hatta sandalye sayısını 50’den 51’e çıkararak Trump’ın konumunu güçlendirdiler; valilik seçimlerinde de Trump güçlenmiş görünüyor. Ancak Temsilciler Meclisi Demokratların eline geçmiş görünüyor.
Peki, Trump’ın Meclis’teki üstünlüğünü yitirmesine bakarak aslında bir zafer değil, yenilgi aldığını söylemek mümkün mü? O da pek mümkün görünmüyor; ama ortaya çıkan tabloyu “muazzam başarı” olarak nitelemek tipik Trump abartısı sayılabilir. Yine de tablo Demokratlar açısından da zafer sayılmaz. Demokratların “Vatandaş sandık başına” kampanyasına Cumhuriyetçiler de aynı şekilde karşılık verdi; ara seçimlerde yüzde 40’ı pek geçmeyen katılım oranının (sonuçların kesinleşmesiyle) rekor düzeyde yüzde 60’ı bulması bekleniyor. Bu sonuçlar 2020 seçimlerinde Trump’ın yeniden seçileceğinin habercisi dahi olabilir.
Öte yandan Temsilciler Meclisi Başkanlığının Demokratlara geçmesi durumunda, Cumhuriyetçilerin Senato Başkanlığı siyasi rakiplerinden gelecek oylama sonuçlarına, önergelere, tezkerelere göre hareket etmek durumunda kalacak. Meclis Komite Başkanlıklarının Demokratlara geçmesi durumunda özellikle iç politikada Trump zorlanacaktır. Örneğin, şimdiden Demokratlar, Meclis İstihbarat Komitesinin Trump’ın FBI ile yaşadığı sorunlara güçlü şekilde müdahil olacağının işaretini verdi. Aynı şekilde Demokratlar Trump’ı tartışmalı vergi politikaları, önceki başkan Barack Obama’nın sağlık politikasından geri dönüş işaretleri ve özellikle (seçim öncesi Meksika sınırına asker göndermeye dek varan) göçmen politikaları gibi konularda terletecekler, belki Trump’ı fevrî tepkilere kışkırtacaklardır.
Ancak bütün bunlar Trump’ın dış politikasını, o arada Türkiye politikasını doğrudan etkileyecek gelişmeler olmayabilir.
Örneğin, Trump’ın Obama ile en büyük kavgası olan İran nükleer anlaşması ve İran’a yaptırımlar konusu, zaten Trump’ın Kongre’ye danışarak değil, Başkanlık yetkilerini kullanarak attığı bir adımdı. Bu adımı da İsrail ve Suudi Arabistan’ın çıkarlarını ABD’nin çıkarı sayarak atmıştı. Dolayısıyla oradan bir geri adım atma ihtimali düşük. Türkiye’nin ABD’nin ambargosundan altı aylığına kısmen muaf tutulan sekiz ülke arasında sayılması, zaten seçimlerin hemen öncesinde açıklanmıştı.
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın dün Türkiye’nin “zaten” çoğu AB ülkesi tarafından da karşı durulan bu ambargoya uymayacağını açıklaması daha çok güncel anlamı yüksek bir çıkış sayılmalı. Çünkü örneğin Türkiye İran gemilerine yakıt ikmali yapmayacağı gibi –sembolik değerde de olsa- bir adım atmış bulunuyor. Ayrıca, altı aya kadar Türkiye 31 Mart yerel seçimlerini de geride bırakmış olacak; o zamana dek köprülerin altından çok sular akar.
Tabii o zamana dek Suriye iç savaşı ve ona bağlı olarak PKK ile mücadele ve ABD ile ilişkilerin PYD/Fırat’ın doğusu konusu da devam edecek gibi görünüyor.
ABD’nin tam da ara seçim günü PKK lider kadrosundan Murat Karayılan’ın başına 5 milyon dolar, Cemil Bayık’ın 4, Duran Kalkan’ın başına 3 milyon dolar ödül koyması ABD Dışişleri Müsteşar Yardımcısı Mathew Palmer’in 5-6 Kasım Ankara ziyareti sırasında yapıldı. Dolayısıyla Türk basını tarafından da daha çok bu ziyaretle ilişkilendirildi.
Oysa bu adımı daha çok CIA Başkanı Gina Haspel’in 23 Ekim’de Ankara’da MİT Başkanı Hakan Fidan ile yaptığı görüşmelere ve onun öncesinde Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Güler’in ABD Genelkurmay Başkanı Orgeneral Joseph Dunford ile yaptığı görüşmelere bağlamak daha doğru; bu kararlar bir günde ve müsteşar yardımcısı düzeyinde alınmıyor, malum. Haspel’in Türkiye’ye 2 Ekim’de Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğunda işlendiği artık resmen açıklanan Cemal Kaşıkçı cinayetiyle ilgili geldiği ama PKK konusunda da görüştüğü ve dönüşünde Trump’a ayrıntılı bilgi verdiği biliniyor. Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın açıklamalarından anlaşıldığı kadarıyla Türkiye’nin Fırat’ın Doğusundaki PYD/YPG mevzilerini de vurmaya başlaması, bu gelişmelerden sonra, ABD’nin PKK şeflerinin başına ödül koymasından öncedir ve önemle kayda geçirilmesi gerekmektedir.
Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın HaberTürk’te Fatih Altaylı’ya açıklamalarından da anladığımız kadarıyla, Ankara ABD kararını olumlu değerlendiriyor, ama temkinle yaklaşıyor.
Bu da doğal… Evet, ABD uzun yıllardan sonra PKK’ya karşı somut bir adım attı ve liderlerini hedefe yerleştirdi. Bu uzun süredir Doğu Fırat konusunda iki ülke arasında biriken gerilimi giderme yönünde önemli bir adım, ama diğer yandan “PKK terörist ama PYD demokratik güç” yolundaki Amerikan tezine doğru atılmış yeni bir adım da olabilir; en azından Ankara’nın bu yönde bir endişesi mevcut.
Fethullah Gülen’in ABD’de devam eden faaliyeti ve Halkbank konularında ABD ara seçim sonuçları nedeniyle doğrudan beklenebilecek bir bağlantı kurmak da zor. Ancak Trump’ın FBI ve yargı bağımsızlığı konularında Demokratlarca zorlanmasından kaynaklanan dolaylı bazı etkiler olabilir; sonucu ne kadar değiştirebileceğini en azından şu aşamada kestirmek güç.
Dolayısıyla ABD ara seçimlerinin Türkiye’ye etkileri konusunda büyük beklentilere girmemekte fayda var.

Yalnızca “Yaşasın Cumhuriyet” Demek Yetiyor mu?

Klişeleri bir yana bırakmaya başlamanın zamanı, Mustafa Kemal Atatürk’ün 95 yıl önce Cumhuriyeti ilanının yıldönümünde, 100’üncü yıla beş kala gelmedi mi daha?
“Yaşasın Cumhuriyet” derken acaba sadece başta bir padişah, bir halife bulunmaması halini mi kast ediyoruz?
Yalnızca Cumhuriyet sıfatını taşımak yeter mi Türkiye’ye, yetiyor mu bizlere?
Eğer yalnızca bir yönetim biçimi tanımı yapıyor olsaydık, İran İslam Cumhuriyeti, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti, Kongo Demokratik Cumhuriyetinin de birer cumhuriyet olduğunu, ama (en azından bizden) ileri demokratik özgürlüklere sahip İngiltere gibi, İspanya gibi, Hollanda, İsveç gibi ülkelerin şeklen monarşiyle yönetiliyor olduğunu da anımsamamız lazım.
Cumhuriyet kavramı, ne dünyada, ne Türkiye’de bundan 95 yıl önceki gibidir; içini demokratik hak ve özgürlüklerle dolduramıyor, hukuk devleti ilkeleriyle işletemiyorsanız anca kendinizi kandırırsınız.
“Cumhuriyet kimsesizlerin kimsesidir” sözü içi boşaltılmış bir klişeye dönüşmemelidir.
Türkiye, Kurtuluşunu ve Kuruluşunu temsilcilerinin oluşturduğu Meclis’in gücü ve önderliğiyle vermiş bir ülkedir. Meclis güçsüzleştirilip oy makinasına dönüştürülüyorsa sorun var demektir.
Bundan neredeyse bir asır önce, Atatürk’ün ufkuyla kadına seçme ve seçilme hakkını teslim etmiş Cumhuriyetimizde kadınlar hâlâ evde, işte, dışarıda var olma mücadelesindeyse, sorun var demektir.
Din işleriyle devlet işleri arasındaki ayrım giderek belirsizleşiyorsa, toplumsal ilişkilerde inanç ölçüleri kullanılmaya, kullanmayanlar dışlanmaya başlıyorsa sorun var demektir.
Mahkemelerin önemli kararlarda siyasi iktidardan işaret beklediği izlenimi yaygınlaşıyorsa, insanlar mahkeme yerine mafyaya başvurur hale geliyorsa sorun var demektir.
Konuşan Türkiye’den çekinen Türkiye aşamasına gelindiği, eleştiriye hakaret, yıkıcılık gözüyle bakıldığı Cumhuriyetimizde basın sermaye hareketleriyle tek tipleşiyorsa sorun var demektir.
Cumhuriyete laik, demokratik, sosyal hukuk devleti özellikleriyle, çoğunlukçu değil, çoğulcu demokrasi özellikleriyle, adil yargı, özgür basın kadın-erkek eşitliği, kişi hak ve hürriyetleriyle birlikte sahip çıkamıyorsak, sorun var demektir.
O yüzden “Yaşasın Cumhuriyet” derken, yaşasın laiklik, yaşasın çoğulcu demokrasi, çok sesli basın, laiklik, toplumsal cinsiyet eşitliği, adil yargı, adil kalkınma demek istiyorum.
Ve Atatürk’ü unutmuyorum; saygıyla, sevgiyle, rahmetle anıyorum.

Will Trump ask Salman whereabouts of Khasogghi’s body?

Saudi Arabia’s state TV reported late on Oct 19 that Riyadh has admitted that the Saudi journalist Jamal Khashoggi was killed in Saudi Consulate General in Istanbul on Oct 2 where he went to get reportedly his divorce documents confirmed.

The Saudi explanation is that Khashoggi was killed in a “fist fight” with consulate officials. Riyadh also announced that Saud al-Qahtani, an adviser to Crown Prince Mohammed bin Salman and General Ahmed al-Asiri, the deputy chief of Saudi intelligence “Ri’āsat Al-Istikhbārāt Al-‘Āmah / General Intelligence Directorate” were fired and eighteen Saudi citizens were arrested.

That denies former statements by Saudi officials that Khashoggi had left the Consulate building from the back door the same day.

Earlier to the TV statement, Saudi King Salman bin Abdulaziz had called Turkish President Tayyip Erdoğan over the phone to “exchange information” on the Khashoggi case, according to Turkey’s state run Anadolu Agency.

U.S. President Donald Trump as the number one supporter of the theocratic Saudi regime reportedly finds what has happened to Khashoggi as “unacceptable” but also finds that explanation “credible”.  Trump had earlier casted doubt about reports that Turkish police and intelligence service “Milli İstihbarat Teşkilatı / National Intelligence Organization”, or MIT had some recordings indicating that Khashoggi might have been tortured and murdered in the Consulate building. American media reported that possible U.S. sanctions on Saudi Arabia could fell short cancelling an arms deal in 2017 of $110 billion worth; the largest amount ever and reportedly cut between Crown Prince Mohammad bin Salman and Trump’s Middle East envoy and son-in-law Jared Kushner.

There are unfortunately a number of examples across today’s world that values are overshadowed by political, ideological or financial interests and perhaps Trump cannot spare Saudi regime as another example to that trend. Yet there are questions waiting for answers to make Saudi explanations really credible.

  • The first one is the most basic one that every junior reporter or police officer can ask: where is the body? Will Trump ask King Salman, or ask Kushner to ask MBS about the whereabouts of Khashoggi’s body, what has happened to the body?
  • Are those “eighteen Saudi nationals” include 15 officials who arrived in Istanbul with two private jets on Oct 1 and Oct 2 and left the city late on Oct 2 for Riyadh, one of them via Dubai, as Turkish media have been reporting in details, and pictures referring to aviation and police sources?
  • Are Chief Saudi Coroner Dr. Salah al-Tubaigy and Maher Mutreb an intelligence officer close to MBS who were spotted in Istanbul as a part of the team among those who got reportedly arrested?

Khashoggi was a journalist writing for Al-Watan and Washington Post. He was criticizing Saudi war in Yemen (in which General Asiri was playing a key role), human rights condition in the country and his country’s support for Israeli government policies against Palestinians, because of the “Ikhvan-e Muslim /Muslim Brotherhood” influence among them. He had also worked in the press team of powerful Saudi figure Turki al-Faisal who is known to be an adversary of Mohammad bin Salman.

There are many other detail in this apparently political murder and also a diplomatic scandal. But the body of a murdered person is not a detail. It is a legitimate question to as whereabouts and what happened to the body of Khashoggi?

And I spare my questions about the validity of Saudi Arabia representing “moderate Islam” in the eyes of Trump and the concept of “moderate Islam” for now, for the sake of not digressing the subject.

Murat Yetkin – Oct 20, 2018

Trump, Salman’a Kaşıkçı’nın bedenine ne olduğunu da soracak mı?

Suudi Arabistan resmi televizyonu 19 Ekim gecesi, Riyad’ın gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın 2 Ekim günü, boşanma evrakını onaylatmak için gittiği İstanbul Başkonsolosluğunda öldürüldüğünü Kabul ettiğini duyurdu.
Açıklamaya göre, Kaşıkçı konsolosluk görevlileriyle yumruk yumruğa “kavga” ederken ölmüştü. Açıklamada ayrıca Veliaht Prens Muhammed bin Salman’ın danışmanlarından Saud el-Kahtâni ve Suudi istihbaratı “Riyaset El-İstihbârat El-Ama – Genel İstihbarat Başkanlığı” Başkan Yardımcısı General Ahmed el-Asiri’nin görevlerine son verildiği, 18 Suudi vatandaşının da tutuklandığı bildiriliyordu.
Bu açıklama, Suudi yetkililerin daha önce yaptığı, Kaşıkçı’nın aynı gün arka kapıdan konsolosluk binasından ayrılmış olduğu açıklamalarını yalanlıyordu.
Bu açıklamadan bir süre önce Suudi Arabistan Kralı Salman bin Abdülaziz’in Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı arayarak Kaşıkçı vakası üzerinde “bilgi alışverişinde” bulunduğunu Anadolu Ajansı haberinden anlıyoruz.
Suudi Arabistan’daki teokratik rejimin bir numaralı savunucusu ABD Başkanı Donald Trump, gazetecilere Kaşıkçı’nın başına geleni “kabul edilemez” bulduğunu ancak Riyad’ın açıklamasına “itiber ettiğini” söylemiş. Trump daha önce MİT ve Polisin elinde Kaşıkçı’nın Başkonsolosluk binasında işkence edilip öldürülmüş olabileceğine işaret eden kayıtlar bulunduğu yolundaki haberlere itibar etmemişti. Amerikan medyası, ABD’nin bu nedenle Suudi Arabistan’a muhtemel yaptırımlarının silah satış anlaşmasını iptale kadar varmayacağını bildiriyor. Tarihin en büyük silah satış anlaşması olan 110 milyar dolarlık anlaşma, 2017’de Trump’ın Orta Doğu Özel Temsilcisi yapılması İsrail hükümetince sevinçle karşılanan damadı Jared Kushner ve batı medyasında adı MBS olarak kısaltılan Veliaht Prens Muhammed bin Salman tarafından “bağlanmıştı”.
Günümüzde, Türkiye’de olduğu gibi dünyanın her köşesinde ortak olması gereken insani değerlerin siyasi, ideolojik veya parasal nedenlerle çiğnenmesinin çok sayıda örneğine rastlıyoruz. Trump’ın Suudi Arabistan’a toz kondurmaya kıyamıyor olması da o örneklerden biri sanırım. Yine de Suudi Arabistan’ın açıklamasına gerçekten itibar edebilmek için bazı soruların yanıtını bulması gerekiyor.
– Öncelikle en temel, mesleğin başlangıcındaki bir polis muhabirinin, polisliğe yeni başlamış bir memurun, ya da sıradan bir polisiye okurunun sorması gereken soru, “Ceset nerede?” sorusudur. Trump acaba Kral Salman’a Kaşıkçı’nın cansız bedenine ne yapıldığını, bedenin şimdi nerede olduğunu soracak mı, ya da Kushner’den MBS’ye sormasını isteyecek mi?
– Tutuklandığı bildirilen o 18 Suudi vatandaşı içinde 1 ve 2 Ekim günleri iki özel jetle İstanbul’a gelip, Kaşıkçı’nın öldürüldüğü gün, daha geç saatlerde İstanbul’dan (birisi Dubai üzerinden olmak üzere) Riyad’a dönen 15 Suudi görevli de bulunuyor mu? Türk medyası, polis ve sivil havacılık kayıtlarına dayanarak günlerdir bu görevlilerin isim ve resimlerini yayınlıyor.
– Tutuklananlar arasında, İstanbul ekibinde yer aldığı bildirilen Suudi Arabistan Adli Tıp Kurumu Başkanı Dr. Salih el-Tubaigi ve MBS’ye yakın (ve albay rütbesinde) olduğu bildirilen istihbarat görevlisi Mahir Mutrib var mı?
Kaşıkçı, El-Vatan ve Washington Post gazetelerine yazan bir gazeteciydi. Suudi Arabistan’ın Yemen savaşını (ki işine son verilen casus şefi General Asiri’nin Yemen savaşında önemli rolü vardı), ülkesindeki insan hakları ihlallerini ve Filistin’deki Müslüman Kardeşler etkisi nedeniyle İsrail hükümetinin Filistinlilere karşı uygulamalarını desteklemesini eleştiriyordu. Kendisinin de Müslüman Kardeşlere yakınlığı bilinen Kaşıkçı, uzun yıllar, Suudi Arabistan’ın güçlü ve MBS’nin tam olarak dişlerini geçiremediği nadir siyasetçilerinden Türkî el-Faysal’ın da basın danışmanlığını yapmıştı.
Diplomatik skandala da dönüşen bu siyasi cinayette henüz karanlıkta kalan pek çok ayrıntı var. Ancak cinayete kurban giden kişinin cansız bedeni ayrıntı değildir. Kaşıkçı’nın cansız bedenine ne olduğu, şimdi nerede bulunduğunu sormak, meşru ve elzem bir sorudur.
Ve Suudi Arabistan’ın Trump’un gözünde “ılımlı İslam’ı” temsil ettiğine dair ve aslında “ılımlı İslam’a” dair sorularımı şimdilik saklı tutuyorum; konu dağılmasın.

Murat Yetkin 20 Ekim 2018

Veda değil, teşekkür

“Bu bir veda değil, sevgilim, bir teşekkür”. Bu cümle Nicholas Sparks’ın romantik “Şişedeki Mesaj” romanından alıntı.
Türkiye’nin 1961’den bu yana yayınlanan ilk İngilizce gazetesi Hürriyet Daily News’ta yedi buçuk yıldır yürüttüğüm işimden ayrılırken sevgili okurlarımıza ve sevgili meslektaşlarıma karşı duygularımı yansıtıyor. Meslektaşlarıma olan teşekkürlerim bugüne dek birlikte çalıştığımız herkesi kapsıyor kuşkusuz. Ama son dönemde daha da kenetlenerek çalıştığımız, meslektaş olmanın ötesinde arkadaş olduğumuz Ankara temsilcimiz Serkan Demirtaş’ın, İstanbul’da Yazı İşleri Masamızda Barçın Yinanç, Özgür Korkmaz, Ali Kayalar, Emre Kızılkaya ve Güneş Kömürcüler’in emeklerini özel olarak anmama, diğer arkadaşlarımın alınmayacağına inanıyorum.
1 Mayıs 2011’de aynı zamanda köşe yazarı olarak başladığım Hürriyet Daily News Genel Yayın Yönetmenliği bayrağını dün, 1 Ekim 2018’de, daha genç bir kuşağın deneyimli ve iyi gazetecilerinden Gökçe Aytulu’ya devrettim. Daha önce Radikal’de editör ve Yazı İşleri Müdürü olarak birlikte çalıştığımız Gökçe son olarak Hürriyet’in Özel Haber birimini yönetiyordu; Hürriyet Daily News’u da fedakâr ve çalışkan arkadaşlarımın katkısıyla en iyi şekilde yönetmek için elinden geleni yapacağından eminim.
Az önce aktardığım alıntı romantik ama bu aralar Türkiye ve etrafındaki gelişmeleri romantik sözcük ve deyimlerle ifade etmek kolay değil.
Suriye örneğinde görüldüğü gibi, Türkiye’nin de dışında kalamadığı çatışmalar var etrafımızda. Ciddi terörizm sorunları var. Yüksek kamu harcamalarına alıştırılmış bir toplumda, hükümeti kemer sıkma önlemlerine iten ekonomik zorluklar söz konusu. Hayat pahalılığı dar gelirli kesimler üzerindeki ekonomik baskıyı artırıyor. Adalet sistemi hem içte, hem dışta sert eleştirilere maruz kalıyor. Rusya, Türkiye’nin stratejik tercihlerinde giderek daha önemli rol oynarken, Batı ile ilişkiler giderek, aslında ortak olması arzulanan değerler ekseninden ticari dayatmacılık eksenine kayıyor. Kürt meselesi mevcut koşullar altında buzluğa kaldırılmış durumda.
Medyanın durumunu bütün bu gelişmelerden soyutlamak mümkün değil. Bu tablo ekonomik ve siyasi aktörler için olduğu kadar, sokaktaki adam ve kadını için de bir belirsizlik atmosferi oluşturuyor.
Bir süredir işimi bu koşullar altında sürdürme imkânımın kalmadığına inanıyordum; evet, daha Hürriyet Medya’nın sahipliği Doğan Grubu’ndan Demirören Grubu’na geçmeden önce de. En azından ayrılma kararımın temelindeki neden bu değil.
Yalın ifadeyle, Türk medyasındaki dönüşümünün son perdesinde rol almak istemiyor, belki biraz da eskinin içinden yeninin doğuşuna tanıklık etmeyi arzuluyorum.
Bu Türkiye görünümünde insanlar artık giderek daha az gazete okuyor, televizyon haberlerini giderek daha az izliyorlar. Uzun lafın kısası, benimki yazmaya, söylemeye, haberciliğe veda değil. Aslına bakarsanız bu bir veda da değil; Türkiye’de düzgün haberciliğin er ya da geç yükseleceğinden, kendi okurunu, izleyicisini bulacağından eminim.
O zamana dek, hoşça kalın.